Ehlileştirilme ve Kalıplar

Don Miguel Ruiz – 4 Anlaşma kitabı daha ilk sayfalarında bende öyle bir ilgi uyandırdı ki elimden düşüremediğim bir kitap olup çıktı.

Hepimizin birer ayna olduğunu kendisinin yansımasını da diğer insanlarda gördüğünü yazdığı sayfaları  okuduğumda düşünmeye başladım. Okumaya devam etsem de aslında bu cümle ile ilgili fikirler kafamda uçuşuyordu. Doğal olarak tekrar, bu satırların olduğu yere geri dönüp merakla diğer okuduğum ancak anlamadığımı fark ettiğim satırları yeniden okudum. 8-10 sayfa okuduktan sonra aslında benim için bu kitabın bir solukta okunamayacak kadar farklı anlamlar içeren bir kitap olduğunu fark ettim. Kısa bir ara verip okuduklarımı kendimce yorumlamaya çalıştım. Sonra tekrar kaldığım yerden bir kaç paragraf geriye giderek okumaya devam ettim.

Kitapta bahsi geçen ehlileştirilme süreci beni etkileyen bölümlerden biriydi. Deyim yerinde ise dakika bir gol bir diye yorumlayabilirim. Ben bu kısmı şöyle anladım, kişi kendini etrafa beğendirmek için, kendisine iyi denen şeyleri yapıp kötü şeyleri yapmaktan sakınıyor.  İyi şeyleri yaptıkça da çevrenden takdir topluyor. Bu o kadar güzel bir haz ki, takdir/beğeni toplamaya devam etmek için kişi, çevresindekilerin iyi, güzel, doğru olarak sunduğu ve hatta bazen direttiği şeyleri yapmaya çaba sarf ediyor. Kendi bebekliğimi doğal olarak hatırlayamıyorum. Çevremde gördüğüm bebekler ile ebeveynler arasındaki ilişkilerde ise ebeveynlerin kendi doğrularına göre bunu yap şunu yapma şeklindeki davranışları benim 4 Anlaşma kitabındaki ehlileştirme sürecini defalarca düşünmeme neden oluyor. Acaba o bebek, kendi doğal iç güdüleri ile bir şeyler yapmaya, çevresini algılayıp öğrenmeye çalışıyorken, ebeveynler kendilerinin yetirşildiği kalıplara uymadığı için mi müdahale edip bir kalıba sokmaya çalışıyorlar? Ben böyle olduğunu düşünüyorum.

Düşündüğümde doğru nedir ne değildir? Kime göre doğrudur? Doğru dediğimiz şey, onun doğru olduğunu düşünenler tarafından bize öğretilen midir?  İşte yazarın, 4 Anlaşma kitabının daha ilk bölümü ile  bende düşündürdüğü sorular. Bir önceki GÖRELİLİK başlıklı yazımda aktarmaya çalıştığım gibi bana göre doğru ve yanlış tamamen göreceli. Aynı bu yazdıklarım gibi. Belki kimine göre saçmalık, kimine göre kendince anlam yüklediği bir düşünce. Her iki durumda da herkes kendince haklı.

Ben Türkiye’de doğduğum için doğal olarak 1-1,5 yıl içinde Türkçe kelimeler söylemeye çalıştım. Kullandığım dili, inandığım inanç sistemini, ahlak kurallarını, ailemden, içinde bulunduğum çevreden ve gittiğim okullardan öğrenmeye başladım.

Kemal İslamoğlu’ndan aldığım liderlik eğitimi kendisinin yazdığı Hayatın Direksiyonuna Geç kitabının kısa ve etkileşimli bir özetiydi. Bu eğitimde  öğrendiğim, kişinin 6 temel ihtiyacından biri olan özel hissetme ihtiyacı ile sevgi ve bağlılık ihtiyacı, sanırım kişinin çocuk yaşta iken kalıplara girmesinde daha etkili oluyor. Düşünün, henüz bir kaç yaşlarında ve konuşmayı öğrenmiş bir çocuk istemediğiniz bir davranış sergiliyor. Ne yapardınız?  Ne söylerdiniz de yapmasın? Benim bugüne kadar gözlemlediğim davranışlarda ya sevgi ile sınanıyor çocuklar (ki öğrendiğim kadarı ile en yanlışı) ya da ceza/ödül sistemi getirilerek yapmaması sağlanıyor. Bu davranışların doğru veya yanlışlığı üzerine yazmak beni aşar. Bu konuda yetkin değilim. Burada anlatmaya çalıştığım daha çocukluktan kalıplar ile yetiştirildiğimiz bir hayatı sürüyor olmak.

Karikatür : Mehmet Altuğ

Burada verebileceğim güzel örneklerden biri bende etkili olan Chappie filmidir.  2015 yapımı bu film bana çocukluktan bu yana geçirdiğim eğitim süreçlerini düşündürdü. Öncelikle annem/babam sonra yaşadığım çevre bana şiddetin gerekli bir şey olduğunu, istediğim her şeyi kaba kuvvet ile almam gerektiğini söyleyip beni böyle yetiştirseydi ben nasıl biri olurdum? Şanslıyım ki daha farklı kalıplar ile yetiştirildim. Şimdi geriye baktığımda bazılarını fark edebiliyorum. Fark ettiğimden çok fark edemediğim yetiştirilme kalıplarım olduğundan da eminim.

Sanırım, kalıpların dışına çıkıp her seferinde daha farklı bir bakış açısına sahip olma çabam ömür boyu sürecek. Biliyorum zor ama benim için eğlenceli.

Bilgisayara olan merakımdan dolayı bu alandan bir örnek ile kalıplarımı yıkmanın zorluğunu paylaşmak istiyorum.

Siz bir bilgisayarsınız ve hayatı öğrenmeye başlarken bir Microsoft işletim sistemi kuruluyor (aile ve çevreden edinilen kalıplar) ve bu işletim sistemi üzerine çevreden  edindiğiniz bilgi ve deneyimler ile yetkinliklerinizi yüklüyorsunuz (oluşturuyorsunuz). Bazıları size Apple veya Linux programları yüklemek istiyor ama işletim sistemi bunları çalıştıramayacak bir yapıda ve sistem hata veriyor. Doğal olarak Microsoft yazılımlarını (öncelikle aileden öğrendiklerinizi) yüklemeye devam ediyorsunuz. Sürekli güncellemeler geliyor. Belirli bir yaşa geldiğinizde bakıyorsunuz ki Microsoft en mükemmel işletim sistemi değil. Farklı işletim sistemleri altında yazılmış programlar hoşunuza gidiyor. Ama bu yazılımlar Microsoft ile (temel bilgiler ile, kalıplarınızla) uyumlu değil. Bu durumda emülatörler devreye giriyor yani “mış” gibi yapılıyor. Bir Apple programı yada Linux programı Microsoft’un anlayacağı yapıya çevrilerek çalıştırılıyor. Program çalışıyor ama zaman zaman hatalar çıkabiliyor. Bir süre sonra bu tür Microsoft uyumlu olmayan programlar çoğaldıkça kaynak (bellek, işlemci, süre) yetmiyor . Mevcut öğrenilenler (Microsoft tabanlı programlar) öyle bir alışkanlık haline gelmiş ki, “Microsoft’u sileyim, Linux yükleyeyim” denilebilecek sınır çoktan aşılmış.

İşte bu koşullar altında benimle uyumlu olmayan, kalıplarımın dışında kalan, davranış biçimlerini, düşünce yapısını hayata geçirmeye çalışmak zorlaşıyor. Diğer taraftan öğrenmenin verdiği haz bana sürekli gelişmem gerekiğini hatırlatıyor. Ben de ona karşı çıkmıyorum 🙂

Bir sonraki yazım için henüz karar veremedim. Kafamda bir sürü fikir uçuşuyor. En iyisi bu sefer akışına bırakmak… Gerçek hayatta olduğu gibi.

Sevgi ve Saygılarımla.

Bora Tüzüner.

Ehlileştirilme ve Kalıplar” için 3 yorum

  1. Önder Çakır Yanıtla

    Sevgili Bora
    Yazın harika. Ancak ben hala Microsoft ve Apple cıyım. Linux e ısınamadım

    • Bora Tüzüner YazarYanıtla

      Teşekkür ederim Önder’cim. Linux’u açık kod yazılım olarak, özgürlüğü temsil ettiği için seçtim bu yazıda. Kalıplardan kurtulabilmenin özgürlüğü 🙂

  2. Galip YÖNDER Yanıtla

    Etkileyici bir yazı.kutluyorum.
    Bana şunu hatırlattı..sanıyorum japonların çıkardığı bir icattı yine?.tarladaki güzelim karpuzları daha el kadarken özel küp şeklindeki kalıplara sokuyorlar. Olgunlaştıkça kabın şeklini akmak zorunda kalıyor ve sonunda kutu gibi karpuzlarınız oluyor. Böylece üstüste dizebiliyorsunuz .

Bora Tüzüner için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir